Delik Damak

Yine her zamanki gibi polikliniğin kapısında birikmiş kalabalığı yararak içeriye zorlukla girdiler yeni hastam ve ailesi. Monitörden hastamın ön bilgilerine bakıverdim göz ucuyla.
Buse, 11 aylık, daha önce hiç acil başvurusu olmamış.
Daha önce hiç acil başvurusu olmaması beni biraz irrite etti. Ya bilinçli bir ailenin kız çocuğuydu, düzenli olarak pediatri doktoruna geliyordu ve bu sefer gerçekten acil bir hadise vardı, ya da hastane civarındaki bir akrabalarına misafirliğe gelmişken muayene oluvermek için gelmişlerdi.
Şimdi kapıdan annesinin kucağında prenses edasıyla içeri giren minik hastamıza bakıyordum. Muayenenin ilk adımı gözlem yapmaktı ve kimseye bir şey sormadan ufaklığı süzdüm.
Etrafa duyarlı, gülüyor, demekki huzursuz değil. Elinde bir susamlı çubuk kraker var, iştahı yerinde olmalı, karın ağrısı, kusması yok. Hop diye annesinin kucağından sedyeye atlayıverdi. Öyleyse bir travma da yok. İşte şimdi iyice işkillendim. Gerçektende -geçerken uğrayan- hastalardan birisi olmalıydı. 
Biras sert ses tonuyla, soru kipinde seslendim. 
-Buyrun? Nedir şikayetiniz? 
Babanın sus pus oluşu hiç hoş değildi, annenin gözlerine bakarak iç çekti. Kızarmış gözleriyle “sen söyle” dedi eşine. 
Kadın titrek sesiyle birşeyler geveledi, ama anlayamadım. 
Utandım.. Az önce kızdığım aile içten içe kaynıyor ve ben önyargılarımın altında eziliyordum. Belli ki hadise çok büyüktü. Bu sefer yapabildiğim kadar yumuşattığım sesimle tekrar sordum.
-Nedir şikayetiniz?
Baba yüzünü indirdi.
Anne feryat etti;
-Hocam, Buse’nin damağı delik!
-Ne? Nasıl yani? 
-Delik işte hocam. Böyle damağının üzerinden içerisi gözüküyor!

Sessizlik…

Şaşkınlığımı hızlıca üzerimden attım. Yarık damak demek istesin, cümlesine devam etsin, boğazı ağrıyor, burnu akıyor desin diye bekledim.

Hala sessizlik…

-Doğuştan mı? Diye sorarak biraz daha zaman kazanmaya çalıştım. Böylece dudak yapısını, soluk alıp verişini gözlemlemeye çalıştım ama nafile, dünyanın en şirin burnu, minicik dudakları, yemyeşil gözleri, al al yanakları ile karşımda gayet doğal bir kız çocuğu oturuyordu. İyice de tedirgin olmuştu. 
Kalktım, bir elime abeslangı, diğerine ışık kaynağımı aldım. 
-Aç bakalım ağzını!
Tabiki bu kadar doğal görünümlü kız çocuğu, yapabileceği en doğal şeyi yaptı, bastı yaygarayı.
-Babası tut bakalım bebeği, şöyle kollarını yukarıdan bağla, dirsekleri ile başını sabitle. 
İşte ağlayan prensesin bütün ağız içini görebiliyorum artık. Ve o da ne? Damağında gerçekten delik var!
Üst dişlerinin arkasında, pembe ve sert üst damağının ortasında, kenarları düzgün, üzeri ince şeffaf bir köpük tabakası ile kaplı, içinden de damağın o pembe dokusundan çok daha farklı, biraz daha koyu, belki karanlık, et parçaları gözüküyor. Belki burun mukozasının kıvrımları, belki de damak kemiğinin boşlukları! 
Damak kemiğinin kalınlığını daha öğrencilik yıllarımda elime aldığım kadavra parçalarından hatırlamaya çalışıp vazgeçtim bu fikirden. Hayır, bu gördüğüm kemik olmadığına göre içeriden baktığımda gördüğüm burun boşluğu olmalı. Tekrar ağzına yöneldim ufaklığın, az önce ağzında gevelediği çubuktan kalma susamlar sağa sola yapışmış, bir yerlerde burun kılları, belki biraz sümük aradım ama yok. Son bir gayret ile köpük tabakasını patlatıp deliğin boyutunu görmek için abeslangı ilerletmek istedim. Ama başaramadım. İşte deliğin tam üzerindeyim, o incecik köpüğün üzerinde abeslangın yansımasını görüyordum. Yansımasına temas ederek itekledim, ama olmadı!
Zavallı bebek bütün odayı inletedursun, kafamı kaldırıp anneye seslendim, biraz da söylenir gibi ses tonuyla;
-Ne zaman farkettiniz bunu?
-Hocam görür görmez getirdik!
Anneyi dinlemedim, gözlerimi kapattım ve deliği düşündüm. Abeslangı, köpük zarını, yansımasını hepsini gözümden geçiriyorum tekrar tekrar.
Köpük.
Abeslangı.
Yansıması..
Yansıması mı?
Tekrar bakmak için doğruldum henüz oturduğum sandalyamden, ışık kaynağı ile ağzının içini aydınlatıp, deliğin içinin aydınlanması bir yana, delikten ışığın yansıması ile artık emin oldum! 
-Annesi, babası, ben bu deliği onarırım, ama sıkıca tutmanız lazım! dedim ellerimi yıkarken. Baba inanmadığını haykıran gözlerine rağmen elleriyle sıkıca tuttu, annesi ayaklarını kavradı, serçe parmağımın tırnağı ile deliğin kenarına gelip kazımaya başladım, ve işte oldu!
Kenarları düzgün, ayna gibi parlak bir plastik pul parmağıma yapışıverdi! 
-Al annesi delik!
Anne, kaynanasının kazağından düşen parlak pulu hemencecik tanıdı, ağlamaya başladı. Sinirleri boşalan baba kızına sarılıyordu. Sekreter bilgisayarın yanında ayağa kalkmış, elleriyle ağzını kapatmış, şaşkın şaşkın olan biteni izliyordu.
Ben ise plastik pul olduğunu en başta farketmiş gibi yapıp doktorluğuma bok sürdürmemeye çalışıyordum! Sanki 30 saniye önce ayna gibi yansıyan pulda gördüğüm dilin görüntüsünü burun içi kıvrımlara benzeten ben değilmişim gibi, aileye tavsiyeler veriyordum.
Zaten bu sefer de anne beni dinlemiyordu ya, olsun, teşekkür ettiler, gittiler. Ben de arkalarından seslendim sıradaki hastanın gelmesi için.
-445 numara!