Kömür Karası

O gün içimi kıpır kıpır yapan bir hisle uyandım. Herhalde 13 aylık oğlumun suratıma yapışmış poposu gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm manzara olduğundan. Sanki uyandığımı anlamış gibi hemen doğruldu, kömür karası gözlerini gözlerime dikti, “baba” dedi, gülücükler saçtı, sarıldı, benimle oynadı. Ben tabii bu muhteşem uyanışın ardından yatağı zorlukla terkedip banyoya ancak gidebildim.

Hazırlanıp kahvaltımı yapmak için aşağıya inerken kapı eşiğinden bir kez daha baktım oğluma, çoktan uykuya dalmıştı. Oğlan çocuğu böyleyse, kızım olsa kim bilir ne yapardım! Eşimle vedalaştım, nöbet beni bekliyor, yola çıktım.

Gece acil servise başvurup henüz tedavisi tamamlanmamış hastaları devir alacaktım, bugün müşahade alanının sorumlusu benim. 11 kişilik kalabalık bir hekim grubu tarafından hastaları tek tek dolaştık, her birisinin başında hocamız bize türlü türlü sorular soruyor, zorladıkça zorluyordu. Nihayet sıra bana da geldi.

Bilal sabaha karşı başvuran hastayı bize devretmek için sunmaya başlamıştı. 
-68 yaşında kadın hasta, sabah namazına kalkan eşi kendisini uyandıramayınca 112’yi aramış. 112 ekipleri eve vardığında teyze baygın haldeymiş. Bilinen öyküsünde hiperlipidemi, hipertansiyon, diyabet var, geliş anında genel durumu orta kötü, spontane solunumu vardı, dinlemekle ral ya da ronkus yoktu. Glasgow 11 olarak değerlendirdim. Vitalleri stabil, tansiyon 110/70 nabız 62. Geliş anında şekeri 35’ti.

-Ahmet glasgow skorlamasını anlat bakalım.

Hocanın bu sorusu ile Bilal biraz soluklandı, ben de anlatmaya başladım.

-Hocam, glasgow koma skorlamasını hastanın bilinç durumunu değerlendirmek için kullanıyoruz. Gözleri kapalı ve açılmıyor 1, kendiliğinden açık ve hareketli ise 4 puan, hiç konuşma yok ise 1, sorulara mantıklı cevap veriyorsa 5 puan, hiç hareket etmiyorsa 1, emirlere itaat ediyorsa 6 puan. Buna göre koma hali için 3 puan, normal bir bilinç hali için 15 puan diyebiliriz.

Soru aslında çok basitti, hızlıca cevapladım. Birazdan gelecek olan zor sorular için hazırlık yapmıştı hocamız. Zaten daha sonra hiç acımadan soruları sıralanmıştı.
Vizit bittikten sonra hepimiz görev yerlerimize dağıldık. İçeride yatan hastaları tekrar muayene edip tedavi planlarını gözden geçirdim.

Öğle saatlerine kadar müşahade salonunda kimse kalmamıştı. Gün boyunca farklı şikayetlerle bir çok hasta geldi ama genel olarak çok rahat bir nöbet geçiriyordum. Doktor odasında beklerken telefonla aradılar, travma bölümüne bir 112 ekibi gelmiş, genç bir kız getirmişti. Hızlıca odadan çıktım. Travma salonuna ulaştığımda Hastayı sedyeye henüz yerleştiriyorlardı. Hızlıca durumunu değerlendirdim. 16 yaşında kız çocuğu hasta. Sağ bacağı kasığından itibaren dizine kadar yanmıştı, lezyon 2. dereceydi . Soba yakarken ufak bir kaza olmuş, yangın çıkmıştı.

-Tek başına mıydın?

Ağlayarak birşeyler mırıldandı kızcağız.

-Kardeşlerim.. Kardeşlerim nerede?

Anlaşılan yangından birden fazla kişi gelecekti ve durumlarını bilmiyorduk. Bu bir afet durumuydu, afet yönetimi için kıdemli uzmana haber verilmesi gerekiyordu. O gelene kadar sorumluluğu üzerime almam gerekiyordu,neyle karşılaşacağımızı bilmiyordum. Şehirdeki tek yanık merkezi bizim hastanede olduğu için muhtemelen bütün kazazedeler birazdan burada olacaklardı.

Travmada görevli sağlık memuru Yılmaz’a dönüp:

-Konur Abiye haber ver, hemen gelsin dedim.

Kapı eşiğinde duran personel Hüseyin’e gelmesi için seslendim. Hastayı muayene etmeye devam ettim. Kirpikleri, burun kılları da yanmıştı, muhtemel bir hava yolu yanığı da olmalıydı, hastanın oksijen maskesine bağlanmasını söylerken personel seslendi.

-Buyrun Hocam.

-Hüseyin bey, depodan 4 tane oksijen tüpü getir, buraya dahili müşahadedeki boş sedyelerden 2 tane daha getirin. Bu odada senden başka 2 personel daha istiyorum,hadi.

Bu sırada içeriye bir 112 ekibi daha girdi. Ekibin başında Doktor Müge vardı. Müge daha önce bizim hastanemizde dahiliye asistanı olarak görev almış, daha sonra istifa edip 112’ye geçmişti. Gerçekten birikimli ve tecrübeli bir hekimdi, genelde hastaları evde tedavi eder, öyle her diş ağrısını, mide ağrısını hastahaneye taşımazdı. Eğer bir hasta getirmişse gerçekten heyecanlanırdık.

Sedyede ufak bir erkek çocuğu vardı, kaşları, kirpikleri, saçlarının ön kısmı tamamen yanmıştı. Nefes alırken zorlanıyordu. Hızlıca yapılması gerekenleri söyledim. Çocuğun kıyafetlerinin çıkarılmasını, sıvı replasmanına başlanmasını, pansumanının düzenlenmesini, oksijene bağlanmasını… Her iki hastayı da stabil hale getirdikten sonra yanık ünitesi doktoruna, pediatri doktoruna, ve kendi uzmanımızı haber verdim.

Ben bu iki hastayı yönetirken Müge yanıma geldi;

-Diğer çocuk geldi mi hocam?
-Bu ikisinden başkası gelmedi, kaç kazazede var biliyor musun?
-Birisini daha kurtarmaya çalışıyorlardı itfaiye ekipleri, biz buraya gelirken anons geçtiler. Onun durumu gerçekten kötüymüş.
-Benimle irtibata geçen olmadı, kıdemli uzmanla konuşmuş olmalılar.

Birazdan içeriye Konur abi girdi, elinde telefon ateşli bir konuşmanın ortasındaydı. Anladığım kadarıyla 112 komuta merkezi ile konuşuyordu ve suratından anladığım kadarıyla durum hiç iç açıcı değildi. Telefonu kapatıp bana döndü.

-Kaç kişi geldi?
-Şimdilik iki kişi var, birinin yaklaşık %25 vücut alanında 2. derece yanığı var, her ikisinin de muhtemel hava yolu yanığı olabilir. Sıvı replasmanlarına ve oksijene başladık. Personeli organize ettim, şu an gelse 6 major yanık hastasını yönetebiliriz. Daha fazlası için hazırlanmalıyız, kazazede sayısı belli mi abi?
-4 tane, hepsi çocuk. Birisinin durumu kritikmiş. Yanık uzmanına ve pediatri konsültanına haber verelim, çömezlerini de çağır. Ben komuta merkezine durumumuzu haber veririm.
-Diğer bölümleri haberdar ettim zaten, bizim çocukları çağırayım o zaman.

Yeşil poliklinikteki Oktay’ı arayıp müsait olanlarla beraber buraya gelmelerini söyledim. Bu arada dışardan bir ambulans sesi daha duyulmaya başladı. Bunun sesi neden bilmiyorum çok acı geliyordu. Kapıya çıktım. Yanıma Oktay ve Erdinç yanaşmıştı.

-Abi Erdinç ve ben müsaitiz. Yeşil polikliniği pratisyenlere bıraktık.
-Tamam, Erdinç sen içerideki hastalara bak, onların durumu stabil. Tekrar değerlendir ama, birşey olursa haber ver. Oktay, bu gelenler bizim.

Ambulansın birisi henüz yanaşmamışken diğeri de hastaneye giriş yapmıştı. İlk gelen ambulanstan inen ATT ağlıyordu, her ne gördüyse kızcağızın sinirleri allak bullak olmalıydı.

-Bu mu?
-Hayır hocam arkamızdan geliyor, ancak çıkardılar. 
-Tamam, Oktay buradaki senin. Ben arkadakini alacağım. 
-Tamam abi.

Önümden sedyeyle 12-13 yaşlarında bir kız çocuğu geçti, gördüğüm kadarıyla içeridekilerden çok farklı değildi. Oktay da sedyenin kenarından tutmuş haldeyken hızlıca travma salonuna geçtiler.

İşte beklediğimiz son ambulans yanaştı. Kapıların açılması ile keskin bir duman kokusu etrafı sardı. Bu ekip çok soğukkanlı ve hızlıydı, sedyeyi hızlıca indirdiler. Hastayı görmemle içeriye dönüp haykırmam bir oldu.

-CPR!!!

Hemen kapı girişinin yanındaki resusitasyon odasına yöneldik. O sırada kapı önünde bulunan birisinin çığlıkları olmasa kimseden ses çıkmayacaktı!

Manzara dehşet vericiydi. 4-5 yaşlarında çocuk. Cinsiyetini anlayamadım. Yüzü, saçları tamamen yanmıştı. Kulak kıkırdakları erimeye başlamıştı. Çok yüzeysel, belli belirsiz soluk alıp veriyordu. Zavallı incecik sesi ile zaten zorla aldığı nefesi verirken inliyordu. Her inlemede ağzından duman çıkıyordu.

-Ambulayın, Nigar hanım, damar yolu, hemen, hızlıca. Hüseyin bey, kıyafetleri çıkarın.
-Hocam damar yolu açamıyoruz, çok kötü, yer bulamıyorum.

Neredeyse bütün vücudu simsiyah olmuştu,kömür gibiydi. kıyafetler çoğu yerde derisi ile bütünleşmişti. Gerçektende damar yolu için hiç yer yoktu.

Yanık vakaları diğer travmalarla karşılaştırıldığında kat kat fazla sıvı kaybeder. Hem sıcaklığın etkisi, hem de deri bütünlüğünün kaybolması yüzünden kayıp artar. Hayati organların kanlanması hızlıca bozulur. Bu yüzden sıvı hayati öneme sahipti.

-Matkap
-Matkap hazır
-Çekilin…

Çocuğun sağ dizinin birkaç santim altından tibia kemiğinin içine hızlıca yol açtım, geniş bir kanül ile sıvı replasmanı için yer sağladım. Damar yolu bulamadığımız için kemiğin içinden vücuda gerekli sıvıyı vermeliydik. En azından ana damarlara katater açılana kadar vakit kazandıracaktı. Hastayı içeri alalı henüz 1 dakika olmamıştı, saniyelerle yarışıyorduk!

Az önce içeri Konur abi girmiş, ben matkapla uğraşırken ses çıkarmamıştı, muhtemelen dikkatimi dağıtmak istememişti. Yanında pediatri uzmanı da vardı. Gerçi içeride son 1 dakikada tek konuşan bendim, o da kime ne yapmaları gerektiğini söylerken oluyordu.

Pediatri uzmanı foley katater takmak için çocuğun çamaşırını indirince kız olduğunu ancak anlamıştım. 
Konur abi neyle karşılaşacağımızın haberini almış olmalı ki kızcağız için yanık yoğun bakımda yerini ayarlamıştı.

-Haber gelir gelmez çocuğu yoğun bakıma indiriyoruz.
-Tamam abi.

Kıdemli uzmanın içerde oluşu biraz rahatlatmıştı beni. Bir adım geri çekildim. Olan biteni işte o zaman idrak ettim. Hemşirelerin hepsinin gözleri dolmuştu. Kimse ne yapacağını bilmiyor, birilerinin söylemesini bekliyordu. O dakikaya kadar bu kişi bendim. Şimdi Konur abi içerideydi, yönetim ve sorumluluk ona geçmişti. Artık şoka girme sırası bendeydi.

4 yaşında kız çocuğu. Ablası sobayı mazot ile yakarken soba parlamış, bir heyecanla elindeki mazot bidonunu geriye fırlatmış, bütün yakıt küçük kardeşinin üzerine dökülmüştü. Daha çok küçüktü ve diğer kardeşleri gibi kaçmak aklına gelmemişti. Onun yerine olduğu yere çömelmiş, alevlerin arasında kalmıştı.

Konur Abinin telefonunun sesiyle kendime geldim. Çocuğun yeri hazırdı. Konur abi bana döndü, herkesin duyacağı şekilde seslendi.

-Çıkartıyoruz!

Kapıya koştum. Koridor meraklı insanlarla doluydu. Güvenlik hemen yanımdaydı. Kızarak, birazda bağırarak komut verdim.

-Boşaltın koridoru!

Sesi duyan herkes zaten biryerlere kaçışıverdi. Güvenlikçiler kalan 3-5 gereksizi de hızlıca ikaz etti. Böylece yol 10 saniye içinde hazırlanmıştı. Personelin birisi, koridorun sonundaki asansörü kapısı açık bekletiyordu. Konur abi ile beraber ilerledik. Bir an için göz göze geldik.

-Abi bu çocuk yaşamaz.

Sessizlik…

Neden sonra Konur abi beni kendime getirdi.

-Diğerleri ile ilgilen, ben bunu götürürüm.
-Tamam abi.

Diğer üç çocuk travma alanında bekliyordu. içeri girdiğimde büyük kızın yanında duran adama beni işaret ettiler. Sanırım çocukların yakını, bilgi almak için yanıma geldi.

-Sen nesi oluyorsun?
-Amcalarıyım.
-Babası, annesi yok mu?
-Var, ikisi de çalışıyorlar. Gelirler birazdan yoldalar. Hocam Allah aşkına söyle ne oldu, ne olacak?
-Buradaki çocuklar için endişelenme, toparlanırlar. Ufak olanın durumu kritik, hazırlıklı olmalısınız.
-Ne diyorsun hocam?
-Siz çocukları gördünüz mü? Yani ufak olan kızı?
-Hayır hocam. 
-Tamam, yanık alanı çok fazla, yoğun bakıma aldık. Oraya sizi somazlar, siz Şimdilik sadece dua edin.

Sessizlik…

Buradaki 3 kardeşin kan gazlarının sonuçları iç açıcı değildi. Çok yoğun dumana maruz kalmışlardı. Ama halledilmeyecek bir şey değildi. Birazdan hiperbarik oksijen tedavisi için sevk edecektim. Bir kaç saat sonra geri geleceklerdi ve kalan tedavilerini yapacaktık. Bir kaç yerde 2. derece yanık, bol pansuman, 2-3 haftaya kadar ufak izlerle iyileşeceklerdi.

Ben buradakilerle uğraşırken aşağıdan haber geldi. Tamamen yanan göğüs duvarı katılaşmış, nefes alıp vermesi için yeterli genişliğe ulaşmıyor diye fasiatomi yapmak zorunda kalmışlardı. Kollarına ve bacaklarına da derin kesilerle fasiatomi yapıp dolaşım için uygun hale getirmeyi planlıyorlarmış. Fakat minik kızın kalbi daha fazla dayanamamış.

Durmuş.

Moralim allak bullak. Hava almak için dışarı çıktım. Bir yandan da “kurtuldu kızcağız” diye kendimi teselli ediyorum. Yanımda biten adamları ancak farkettim. Amcasıydı, bu da babaları olmalı. Haberi almış olmalılar. İstemeden dinledim çığlıklarını babanın, sokaktaki herkes gibi.

-Şimdi ben sabah kalktığımda kim benimle beraber uyanacak? Kömür karası gözleriyle kim bana bakacak? Kim doğrulup ta bana “baba” diye seslenecek? Kim gülücükler saçacak? Kim sarılacak? Kim oynayacak?

Ertesi sabah nöbetten çıkıp eve geldiğimde kapıda karşıladı beni oğlum.

-Baba! dedi kömür karası gözleri ile gözlerime bakarak, gülücükler saçtı.

Sarıldım…

Ağladım…